DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ALTERNATİF BİLDİRİSİ

İnsanlık tarihi kadar eski.

Aşk gibi, sevda gibi tutkulu.

İnsandan insana en dolaysız, en samimî, en etkili anlatım…

İlkellikten uygarlığa binlerce yıllık köklü bir iletişim, etkileşim alanı oldu tiyatro. Onca krallıklara, onca imparatorluklara, hükümetlere direndi. Onlarca savaşın, yıkımın, kıtlığın, sömürünün, ekonomik krizlerin, teknolojinin karşısında hep dimdik ayakta durdu.

Tiyatronun değişimi hızlandırıcı gücü, şans verildiğinde dünya barışını tesis etme yeteneği, bütün tarihlerde onu insanın savaşçı çaresizliği karşısında bir arınma merkezi yaptı. Tiyatro: insanlığın en zor durumlarında bir mabet, bir bilim merkezi, bir terapi yöntemi oldu.

Gücünü samimiyetten alan tiyatro, sırf bu yüzden asırlardır ayakta durmakta, var olmakta.

Televizyondan çok daha doğal.

Sinemadan bin kat daha gerçekçi.

Modern sanatlardan daha samimi.

İşte, bu evrensel sanat hala içten, samimî, mağrur fakat bir o kadar da kuvvetle ümitli gülümsemekte karşımızda.

Dün olduğu gibi, bugün de, yarın da!

Yarının ileri teknolojisinde de…

Olmaz, dediler. Sinema, radyo, televizyon, internet gibi teknolojik sanat-iletişim araçları varken tiyatro yok olur gider, dediler.

Kaygılandım şüphesiz. Üzüldüm. Ağladım hatta kimi zaman.

Tiyatronun ölümü, insan duygularının yok oluşuydu! Duygusuz, sade, tekdüze, yapmacık, mekanik bir insanlık olmaz olsundu Zafer’in coşkulu dünyasında. Dilimin döndüğünce karşı çıktım bu savlarına.

Tiyatro; dedim, bir duygu işidir:

Bizler, duygularımızı düşüncelerimizden, düşüncelerimizi duygularımızdan arındırarak ifade ettiğimizde, âşık olmanın bin bir türlü duygusunu yitirdiğimizde, yakın bir ahbabımızın spontane sakarlığına katıla katıla gülmeyi unuttuğumuzda, farklı coğrafyalardaki insanların dramatik hayat hikâyelerine kayıtsız kaldığımızda –Afrika dâhil-, egemenlerin sömürüsüne duyarsızlaştığımızda, ve işte; hayal gücü fırçamızın imparatorları, kralları, politikacıları sürekli kostüm içerisinde resmeden muhalifsizliğimizde: o vakit tiyatro da yok olur gider, dedim.

Tiyatro, akıl işidir, dedim:

Duygusal tepki ile itkisel tepkiyi birbirinden ayıramadığımızda, duygu-akıl diyalektiğini salt duyguya ya da akla indirgediğimizde, Hegelyen öznelciliği ile Brechtyen maddeciliği, Aristotelyen poetika ile Marksist poetikayı sentezleyip aşamadığımızda, Stanislavski’nin psikanalitik tekniği ile Meyerhold’un biyomekanik sistemini harmanlayamadığımızda, “İnsan doğa yasalarının aciz nesnesidir” mekanikçiliğine ya da “insan doğanın patronudur” idealistçiliğine sıkışıp kaldığımızda, insanı ve onun bağrından kopup gelen tiyatroyu serbest piyasa ekonomisi içinde burjuva yarışmacı kültürün yıkıcı rekabetine iterek sanatçıyı pazara mal üreten bir meta haline getirdiğimizde, estetik özü ekonomik ve politik sınıfsal-tarihsel mücadeleden bağımsız olmayan tiyatro sanatını politik özünden yalıtıklaştırıp yalnızca estetik değerlere hapsettiğimizde: belki ölmez ama bizimle birlikte can çekişir tiyatro.

İlerici yönünü, devrimci misyonunu 20.yüzyılın ortalarından itibaren tamamlayan kapitalizmin bugün artık iyice gericileşen burjuva ekonomisinin ve ahlâkının can çekişi gibi tiyatromuz da ondan ayrık değildir. Teknolojinin dev potansiyeline rağmen milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı, bu yoksulluk potansiyeline paralel eğitimsizliğin ve her türden gericiliğin tavan yaptığı, şair Ahmed Arif’in de “bir ayağımız uzayda, ham çarık kıl çorapta olsa da diğeri” dizesinde belirttiği gibi bir muazzam çelişkiyi mevcut toplumsal sistemin aşması pek muhtemel, pek kolay görünmemekte. Bununla birlikte, çağdaş kapitalizmin bir icadı olan emperyalizmin dünyayı savaş çölüne çevirmesi, yalnızca organik canlılığı değil bütün bir ekosistemi talan ederek sömürüye tâbii tutmasını, ulusal, küresel ve bireysel çıkarlar adına izlemekle yetinmek ya da çoğu zaman körüklemek de o pek alkışlanan şaşalı modern kültürün başka bir açmazı olarak karşımızda duruyor. Böyle bir tabloda; tiyatrocu, mesleğinin tarihsel ilerici yönünün farkında mıdır? Tiyatro bu karakteristik özelliğini nasıl/hangi yönde kullanacaktır? Tiyatrocu hangi kuramsal ve pratik teatral yöntemi kullanarak içine doğduğu kültürün süreklileşen bunalımlarını, krizlerini aşacaktır? Her şeyden evvel o, ilerici bir dünya görüşüne sahip midir?

Yerma adlı yapıtının temsili öncesi oyuncularla yaptığı toplantıda “Tiyatro: toplumların eğitimi için en yararlı ve etkin araçlarından biridir; ülkenin yüceldiğini ya da çöktüğünü gösteren bir barometredir. Duyarlılığı olan, doğru yola yöneltilmiş bir tiyatro bir halkın duyarlılığını birkaç yıl içinde geliştirebilir; buna karşılık uçmaya yarayan kanatları at tırnağına dönüşmüş, yani soysuzlaşmış bir tiyatro bütün toplumu hantallaştırır ve uyuşturur.” demişti büyük ozan ve tiyatro insanı Federico Garcia Lorca.

Gerçekten de tiyatronun eğitici-öğretici-eğlendirici yönü bireyin ve toplumların gelişiminde ciddî bir sanatsal araç. Ancak, gelişen teknolojide, tiyatro; eğitim kurumlarında ve medyada hak ettiği yeri bulamamakta. Bunun, ekonomik ve politik sebepler başta olmak üzere farklı değişkenlerin de içinde bulunduğu bir nedenler toplamı olduğu açıksa da, hiç biri tiyatronun sinema, televizyon, internet gibi sanat/iletişim araçları karşısında yok olup gideceği sonucunu doğurmuyor. Öyle ki, tiyatro tüm bu iletişim araçlarında bulunmayan yegâne bir özellik olan birebir-canlı iletişime sahip. Zamansal açıdan bir canlılık-naklen yayımcılık değil sözünü ettiğim. İnsanlar arasında (seyirci-sanatçı) herhangi bir materyale bağlı olmadan, bedenen ve ruhen, akıl, bilgi ve duyguyla, özcesi; insanı insan yapan bütün özellikleri ve tüm samimiyetiyle binlerce yıldır var oldu ve daha on binlerce yıl var olacak tiyatro!

İnsanı insana insanla insanca anlatır, tiyatro, demişti Muammer Karaca. Sahi, bir temsil anında seyirci ve oyuncu arasında yaşanan duygu ve düşünce geçişleri, yazarından sahne temizlikçisine, yönetmeninden dekoratörüne bütün bir tiyatro emekçisinin oyuncu ve temsil ambiyansı aracılığıyla seyirciye ulaşan sinerjisi hangi sanat dalı ve hangi iletişim aracında vardır ki? Hangi sanal teknoloji gerçeğinin yerini kapabilecektir?

Tiyatronun antik Yunan’dan günümüze gelen biçim açısından duvarlı, öz açısından benzetmeci-özdeşçi yapısını aşabilir, özdeşleşme yerine yabancılaşmayı, özne karakter yerine nesne karakterini koyabilir, klâsik-dramatik tiyatro anlayışını devrimcileştirebilir, sahne ile salon arasındaki hiyerarşik duvarı yıkabilirsek ve seyirci ile oyuncuyu aynı etkinlik içinde buluşturur, seyirciyi -pasif bir tüketici- seyirci olmaktan çıkarıp etkinliğin, deneyin, gözlemin, oyunun bir parçası yapabilir, oyuncuyu ise profesyonelleşme mekaniğinden çıkarabilir ve de bunları epik-diyalektik yöntemle kaynaştırabilirsek yukarıda yönelttiğim sorulara bir nebze olsa cevap vermiş olmaz mıyız? Seyirci-oyuncu ayrımının ortadan kalktığı bir tiyatro, kökeninden gelen demokratik biçimlere yeniden kavuşmuş olmaz mı?

Burada bir kez daha Brecht’in ve Agusto Bool’un isimlerini anmakta yarar var. [1]Ancak zaman, onları da aşma zamanıdır. Bana göre, bu devinim bireyi gerçekleştireceği ve toplumu dönüştüreceği gibi, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir kitle kontrol aracı olmasından dolayı kendini tekrarlayıp aşamayan, dolayısıyla gericileşen televizyon ve sinemanın tek yönlü iletişim pasifliği karşısında tiyatronun işlevselliğini ve uygulama alanını artırarak daha geniş kitlelerle buluşmasını sağlayacaktır. Bu interaktif yapı seyirciyi doğrudan etkenci kılacaktır. Bir lâboratuar olarak kullanılacak tiyatronun dramatik ve estetik nosyonu içerisinde katılımcılar arasında bir keşfetme ve yaratma süreci salonların, iç mekânların dışına taşarak pratik hayatta eylemsel karşılık bularak toplumların gelişmesinde bir sıçrayışa sebep olması son derece mümkündür. Ve yine bana kalırsa, teknoloji geliştikçe sinema, TV, internet gibi araçlar da gelişip evrilecek ve farklı araçlara dönüşecek ya da işlevselliğini tamamen yitirecek. Ama tiyatro, insanın var olduğu her çağda yaşamaya devam edecek. Yarının ileri teknolojisinde, otomasyon sistemli sibernetik çağda dahi var olacaktır. Gelecekte birçok meslek, modern-postmodern sanat dalları doğal, yapay seleksiyonla insan yaşamından elenip uzayın uçsuz bucaksız boşluklarına savrulurken, tiyatro insan uygarlığının gidebileceği en kozmik evren kabuğuna kadar gidebilir. Yeter ki -Lorca’nın da söylediği gibi- onu doğru yola yöneltelim.

Bu bildiri ister ulusal olsun isterse uluslar arası-belki de alternatif-; tiyatronun bölgesel ve dönemsel olmadığına, başka bir değişle Einstein’ın ünlü (madde ve enerjinin denkliği) Emc2 denkleminde zamanın: enerji ve maddeyle bir ve aynı şey olduğunu bizlere gösterdiği üzere, sonsuz ve evrensel olduğuna tarihsel bir tanıklık edecektir. Benim için tiyatronun sınırları; bırakalım ülkeleri, dünyamızın sınırlarından da ötededir, evrenseldir. Tiyatronun sınırları dilin, düşüncenin, yazının, edebiyatın, ideolojilerin sınırlarını aşar. Bunlardan geniş ölçüde etkilenmekle birlikte asıl belirleyici etken, nitel bir sıçramaya uğradığı asal düğüm noktası harekettir, bedendir, akıştır. O, evrimdir ve tarihsel akışta yönünü çözüm noktasına, yani –sınıfsal- devrime yöneltir.

İnsanlık: bencilliğini, egolarını, zalimliğini, açgözlülüğünü tiyatronun öğretici, aydınlatıcı, eylemci, birleştirici, uzlaştırıcı, barışçı gücü ile aşabilir. Tek yöntem olmasa da bu, yinede geçerli alternatif bir yöntemdir. Salt ticarî beklentilerle politik yanını bir tarafa bırakarak tiyatroyu estetik değerlere indirgemekten, bu kimliğinden yalıtıklaştırmaktan, bu karakteristik özelliklerinden dıştalamaktan yine tiyatro sayesinde geri dönülebilinir. Tiyatronun bu gücü yadsınamaz.

Hiç şüphe yok ki, 21.yy’ın tiyatrocusu bir bilim insanından ve bir barış aktivistinden farksız olmalıdır. Onu bekleyen bu tarihsel dönüşüm-değişim rolü içine saplandığı çıkmazdan toplumunu çekip kurtaracak kolektif öncülüğü sırtlanması ve barışa, uzlaşıya ulaşacak köprüyü inşa etmesi ile mümkündür. Bunun içinse her şeyden önce özelde tiyatrocunun-sanatçının genelde bireyin kendini gerçekleştirmesi, dönüştürmesi, devindirmesi sayesinde ilerici, eşitlikçi, barışçı bir dünya görüşüne sahip olması kaçınılmazdır. Yalnızca bir bilimci ve barış elçisi değil, bir filozof, bir politikacı, bir akademisyen, bir öğrenci, bir işçi enginliğinde bakabilmelidir. Sanatını yalnızca belli bir elit zümreye veya ezilen sınıfa yönlendirmek yerine tüm insanlığın sınıfsız, eşit ve mutlu bir yaşam ideali temeline oturtmalıdır.

Ve tiyatro; geçmişin yanlışlarını eleyerek onun sağlam köklerini bulup ortaya çıkaracak, geleceğe aktaracak olandır. Ara durumları dışlamadan, olumsuzu olumsuzlayarak yıkıcılığın yerine yapıcılığı, bencilliğin yerine empatiyi, bireyciliğin yerine toplumculuğu, eskinin yerine yeniyi, gericiliğin yerine ilericiliği, savaşın yerine barışı, ayrımcılığın yerine paylaşımcılığı, adaletsizliğin yerine eşitliği koyup, aşkın tohumlarını dostlukta bulup ortaya çıkaracak olandır. Şu tiyatora dediğimiz şey; “İki heves bir kalastan” tutkulu dostluklar, fırtınalı aşklar yaratmaya devam edecek gibi.

Mağarada ateş etrafında toplanıp, evrenin dinamizmine ayak uydurup ilk avcılık deneyimlerini dramatize eden ilkel insanın evreni anlama çabasına yönelik tarihsel yolculuğunda tiyatro süreklilik araz eden bir araç olageldi. İlk hareket, ilk ses, ilk ritim, ilk dans, ilk oyundan günümüze onun tarihsel yolculuğu bundan sonra da kaldığı yerden devam edecek mi? Oluş, akış ve yok oluş halindeki evrende, o da kendini sürekli yenileyecek mi?

Zafer Kılıç | 27 Mart 2011

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir