Öykü

Zafer Kılıç öyküleri | Denemeler

Ayrılık Rapsodisi

Küçük salaş bir ev. Sallantıda bir ilişki ürünü uyumsuz sözcükler. Kakofoni yok, aksiyon işlevini yitirmiş, ruhun tuzu eksik bu aralar. Duygunun karakterler yerine bavulda aşkınlaştığı, karakterlerini ve sözcüklerini derinleştirmeden birbirlerini anla-t-maya çalışan iki senfonik sevgili. Biri kaskatı kesilmiş. Saatlerdir açık kalmış radyo. Radyonun yüklemi öyküleme ve kafa sesi. Söz, müzik ve dansla paralel ilerleyen üç izlekli düzlem. Hareket durgun, sözcükler kesintili, müzik ruhsuz. Akış durağan. Birinin içkin hali dans eden başka bir insanda. Diğerinin öznesi radyo spikeri. Fonda radyo ve dans, vurguda bavul..

Radyo: Yaşadığımız hiçbir şeyden emin değiliz. Hiçbir ilişkiden. Hayatımıza birileri giriyor, “tamam işte aradığım insanı buldum” diyoruz. Her şey gayet yolunda giderken, birden yıllarca arayıp güçlükle bulduğumuz insan… Şıradaki şarkı; göz yaşının kifayetsiz kaldığı “gidenlere”..

-Buradasın demek..
-………
-Ciddisin sen?
-Zamanında yetişse şu lanet şey.
-Ütüsüz bunlar, buruşuk.
-…….
-Biraz zaman lütfen.. Böyle apar topar?
-Her şeyi kendi içimde yaşamayı öğretti bu hayat bana.
-Böyle olsun istemezdim.
-Ne çok hata yapmışım!
-Bunu aşabiliriz.
-Vakit kaybı
-Çok iyisin.
-Artık büyüdüm. Hatalarımla yüzleşmeliyim.
-Beni dinlemiyorsun bile.
-Canım yanıyor..
-Bu bir hata değildi.
-Bir de tuttum affettim.
-Konuşabiliriz..
-Hiç sevmemiş meğer…
-Bu doğru değil, sevdim.
-………
-Ağlama, hayır..
-Bu derin kırgınlık, bu kızgınlık, bu can çekişen aşk…
-Bunu yapma lütfen!
-Saf duygulara düşen kara bir leke. Her tarafta pis kokular, nefes alamıyorum.
-Çok üzgünüm götün tekiyim.
-……..
-Yüzüme bakmayı denesen? Bu şekilde bir nesne işlevi gördüğümü düşünüyorum.
-Eskisi gibi olmayacak..
-Böyle olsun istemezdim. Lütfen ağlama.
-Lütfen vicdanını rahatlatma.
-Anladım.. Bitiriyorsun di mi?
-….
-Gidecek misin gerçekten?
-….
-Anılar?
-Koktu onlar.
-Özür dilerim.
-Sorun değil..
-Böyle diyorsun ama için parçalanıyor görüyorum.
-Bu benimle ilgili bir şey. Senin için bir önemi yok.
-Bak.. her şey farklı olabilirdi.
-Bırak allaşkına.
-Bana güvenmeni beklemiyorum artık. Duygularım, kafam.. her şey çok karışık.
-Arada kalmak böyle bir şeymiş.
-Sen gerçekten çok iyisin. Belki de hiç başlamamalıydık.
-………..
– Şimdi bu ev.. yani böyle sensiz..
-……….
-Candan Erçetin ha?
-Sen hiç dostum olmamışsın “meğer”.
-Gerçekten böylemi düşünüyorsun?
-……….
-Anlıyorum.
-………..
-Kitap yazıyorsun ha?
-Evet.. Yeni başladım..
-Okumak isterdim.
-: )
-Sen kal ben gidiyim. Çok emeğin var bu evde.
-Hayır. Bunu yapmak zorunda değilsin. Vicdanını rahatlatmaktan vazgeç.
-Yapamıyorum.
-Ağlama..
-Ama kalamam burada. Belki İzmir..
-Orada di mi?
-……….
-Anladım.
-Hayır, orada değil.
-O zaman oraya gelecek.
-Bilmiyorum..
-Seviyor musun onu?
-Bilmiyorum..
-Ah! Bilmiyorumlar başladıysa çok acı çekeceğiz..

Radyo: Acı ekiyor, acı çekiyor, acılar biriktiriyoruz. Ve yıllandırdığımız acıları seneler sonra başkalarından çıkarıyoruz. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, o insan için; “yeterince tanıyamamışım” diyip elimiz kalbimizde yeni birine koşuyoruz. Aşkın frekansındasınız..

-Bu kapıdan çıkar çıkmaz bara gidip kusana kadar içicem. Boğazımda sıkışıp kalan afili kelimeleri en sert içkilerle ezicem.
-İçten içe acı çekiyorsun. Leş gibi edebiyat kokuyorsun.
-Gitmeliyim..
-Bunu yapmak zorunda değilsin.
-Hayır.
-Evet.
-Gitmeliyim..
-Bavulunun fermuarı?
-Düşmüş olmalı.
-Belki haberin yok, dansı bıraktım.
-Bırakmamalıydın.
-Artık bi önemi yok.
-Çok üzgünüm. Hayatım hala bombok. Uyumsuzluğum, dikiş tutmazlığım, adam olmayışlığım, baltaya sapsızlığım, huysuzluğum, kustuğum küfürler kokuşmuş yalnızlığımdan miras.
-Zafer? İyi misin?

Radyo: Aldatmak. Aldatılmak. Derin bir konu. Aldattım onu. Bir kişiyle değil hem de. Pişman da oldum ama yine de aldattım. Tensel gelgitlerin aşağılık rezil duygularında yenildim aşka. Tutkunun ve heyecanın kölesi oldum. Tutku mu, aşk mı? Korkutmaz mı, kanatmaz mı, acıtmaz mıydı aşk? Oysa ne büyük bir egoistlikti insanın başkasını her şeyiyle istemesi. Vücudunu, duygularını, hayallerini, geleceğini, hayatını istemek bir insandan ne büyük bir bencillikti, ne sikim bişeydi.. Aşk… aşk.. neydi aşk? O’nun özgürlüğüne saygı göstermek miydi? Götlük müydü?

-Dışarıda kulak uğuldatan rüzgar, karla karışık hüzün.
-İçerde hissiz bir sessizlik. Kalışım anlamsız. Sana acı çektiriyorum.
-Sevişebiliriz bu gece. Yarın gidersin..

Radyo: Utangaç ve mahçup birbirimize sarıldık. Utangaç ve mahçup birbirimizi hatırlamaya çalıştık..

Sevgili günlük; bugün iki önemli gelişme oldu hayatımda.

Mart’ın arifesinde olduğumuz şu günlerde, havalarında sıcaklamasıyla birlikte, banyoda tıraş olurken, mevsimin ilk sineğiyle karşılaştım.

Bu, beni inanılmaz mutlu etti. Fakat sonra, bu denli erken beklememem hasebiyle karşılama töreni hazırlayamadığım için üzülsem ve moralim bozulsa da, nasılsa bütün baharı ve yazı beraber geçireceğimiz için bunu telâfi edebileceğimi düşündüm.

Ne olursa olsun, uzun yıllardır sürprizlerden, anî gelişmelerden, adrenalinden uzak monoton hayatıma heyecan kattığı, hilkat garibesi hormonlarıma bir parçada olsa endorfin salgılattığı için sevgili misafirime konukperverliğimi, kadirşinaslığımı göstermem kaçınılmazdı.

Bir iş bulduğumda ilk maaşımla karşılama partisi düzenlemeyi düşünüyorum değerli aile dostumuz için.

Zaten bütün kış boyunca alaturka tuvaletimizin en ücra, en taşra şark köşelerine ağ örmekle meşgul örümceklerle muhabbet etmekten sıkılmıştım. Edememekle desem daha doğru olacak.

On yılda sekiz bin (rakamla 8000) kilometre kadar demir ağ ören, tüm kozmosu internet ağıyla dolayan beşeriyetle rekabet edercesine işi başından aşkın örümcek dostlarımla iki lâfın belini kıramamak, gündelik vaktinin ciddî bir bölümünü helâda parlak buluşları ıkınmakla geçiren bendeniz şaşkın için pek müteessir vericiydi.

Tuvaletimizin garba açılan penceresinden, Balkanlardan gelen ılık hava dalgasıyla içeri dalış yapan bu sinek kardeş, çıldırtan yalnızlığıma bir umut ışığıydı şimdi.

Onu canımdan çok sevecek, baharla birlikte kırlarda koşuşturacak, kollarımı iki yana açıp slovmoyşın çekimle kavuşma maratonları düzenleyecek, evcilleştirecek, yatağımı paylaşacak, aynı yastığa baş koyacaktım.

Parantez aç. Saadetimizi kıskanıp bendenizi animal sapık olarak yargıya hedef gösterecek olan hayvan hakları savunucularına nikâh şekeri yerine pudra şekeri yollamayı düşünüyorum. Kapa parantezi.

Küçücük, minnacık, el kadar bebecik, savunmasız zavallı sinekleri bile mide bulandırıcı bulup bu mesut ilişkimize karşı gelecek olan aileme ve toplumuma; midelerine endoskopi hortumu sokuşturup, şöööyle bir kamera ucuyla işkembelerini kontrol etmelerini salık veriyor, kendime ise sinek kaydı tıraşlar diliyorum..

Arkadaşım günlük; tıraştan sonra yüzüme tazyikli su serpiştirirken çenemin altında tek bir dal beyaz sakalla karşılaştım.

Fark ettim ki tıraş olmamışım. Gür bir meşe ormanını andıran sakallarım yerli yerinde duruyordu. Peki, bu süreç zarfında ben n’apmıştım? Hafıza-i beşer isyan ile şeydir.

Az evvel olan biten her şey gözlerimin önünden trafik şeridi gibi akarken, şerit ihlâli yapan belleğimin beni saf, beyaz, masum bir kıl parçasına pürdikkat gark ettiğini fark ettim.

Ööööyle kalakalmışım, bir iki üç tıp.

Yıllardır beyaz atlı penisini bekleyen yalnızlar yalnızı ben, yaşadığım travmayı istemsiz bir biçimde kaba etime attığım çimcikle frenleyebildim.

Farklı olana duyulan tahammülsüzlükten ötürü onu ötekileştiren koyu renkteki sakallarım, hızla o tek dal masum beyaz kılı örtbas etmeye, bastırmaya, onu maskelemeye çalıştılar.

Çölde açan kardelen misali, yüz elli iki bin dokuz yüz otuz üç kıl arasından anasının şeyinden fırlar gibi suratımda biten beyaz kılcık, öyle masum durmaktaydı ki bu anı tıraşım boyunca unutmayacağım.

Elin lârvası bir sinekkaydı tıraş için gözümü kırpmadan nasıl kıyabilirdim ona? Gürültülü bir kalabalık içinde, tıpkı benim gibi yapayalnızdı. Beğendiğim notalara hayalimde ki sinek vızırtılarını koyup aşk şarkısı sanmışım meğer yıllar yılı.

Şu üç günlük dünyada, üç kuruşluk gayri safi milli hasılayla, ideal sevgilisini bulan ne şanslı! Ben 3’ün 1’ini buldum da ‪#‎AradığımHuzur‬ u bulamadım.

Bir ekonomist sevgili arama öyküsü değildir bu ey okur! Türkçe meali: Cebi para dolu, döşü kıllı bir koca..

İdeal partnerini bulanlar, ufak ufak sıvışsın bu yazıdan. Kalan yalnızlar safları sıkıştırın; bir kalbe tutunamayan, ideal kişiye ulaşamayan pesimistlerin toplu ibadet vaktidir şimdi..

Kapatın aşkın kepenklerini öyleyse. Çevirin, bir yüzü “Kim vurduya gitti, gelecek” yazan closed yazılarını.

Buyrun! Polisiyesinden dramına, tekmili birden ilahi komedyaya:

Ah! dostlar..

Derdim dünyalardan büyük!

Bir Çingene’ye aşık olmuştum vaktiyle.

Meydanda yürürken, ansızın yaklaşıp, karnının aç olduğunu söyleyip para istemişti. Kapkara kıvırcık saçları, hayat dolu simsiyah gözleri, kadife esmer teni, hep gülümseyen sevimli bir yüzü vardı. Aldım lokantaya götürdüm.

İlk lokmayla anlatmaya başladı hayatını. Sokak müzisyeniymiş, darbuka, klarnet çalarmış. Bir eli çatalda, bir eli masada ritm tutuyor. Ayaklarıyla ritmi coşturuyor, biraz sonra ellerini ağzına götürüp, üflemeli bir çalgı tutar gibi, ağzından tınılar döktürüyor.

-Bu sonuncusu neydi?
-Gırnata.
-Bana da öğretir misin?
-Üğretirim tabe, aybettin. Ama alırım bi cigaranı!

Dışarı çıktık. Klarnetini istedim şakacıktan. Güldük eğlendik. Ellerimi onun gibi yapıp, klarnet sesi çıkarmaya çalıştım.

Böyle başladı işte kabus.

Mahallesine götürdü beni. Ortamlarına girdim. Bir sürü yeni enstrüman sesi çıkarmayı, bir kaç kağıt hilesini, bir iki hokkabazlık, bir de onlar gibi dans etmeyi öğretti bana. Ona kökenlerinin nereden geldiğini, müziklerinin ve danslarının sosyal, politik, ekonomik tarihsel geçmişini, sistemi anlattım, felsefe kastım.

Anlattıkça engin bilgime hayran oluyor, bense, oynadıkça kendimi buluyordum onda. Gün geçtikçe de, birbirimizi yakınlaştırdı yaratıcı hayal gücümüz.

Aman ne güzel. Hem hokkabaz, hem oyunbaz!

Fakat ona ayak uydurmakta sorun yaşamaya başladım zamanla.

Alıp karşıma ciddi bir şey konuşmak ne mümkün! Boyna gülüyo, sırıtıyo, ultrahiperaktiv.

Oturup memleket meselelerini konuşabilene aşk olsun!

Politikayla, felsefeyle, bilimle, kuramsal sanatla ilgilenmeme fena ayar olur, fazla ciddi bulur ama hiç kızmaz, dert etmez, sorun yapmaz, güler geçer.

-Sinir olmaya başlıyorum. Keser misin şunu!!
-İster misin abe, üğreteyim sana bir kaç nümera?
-Kalsın. Şu makaleyi bitirebilir miyim?
-Ha ha tabi ya, tabi ya!
-Ciddiyim?
-Bitiresin, sonracığıma akarız alemlere he mi ayannn?

Nereye gitsek, ne yapsak hep kıpır kıpır, fırıldak, oynak. Sokakta, otobüste, metroda, sempozyumda, okulda. Bedenini zapturapt altına alamıyorum. Oyuncak gibi mübarek. Elini tutsam ayakları, ayaklarını tutsam ağzı oynuyor. Ağzını öpsem…

Sevişirken Roman havası oynuyoruz. İlk başlarda saftım, fantezi sanmıştım. Sonra altından kalkamadım, önünü alamadım. Yataktan salona, oradan mutfağa dans pistine akıyoruz, taşıyoruz. Nefes nefeseyim, kesildim, bittim, yıkılıyorum. Zor güç takatimi toplayıp seslendim:

-Aman bir mecalim var…
-Kime, kime?
-112’ye, İstanbul baş müftülüğüne, cenaze ve defin işleri müdürlüğüne…

Ayrıldık.

Kafa dengi birini bulmak öyle kolay olmadı. Hele ki norm toplumunun dışında ve karşısındaysanız. Sistemin değerlerini içselleştirmek yerine, onu topluma yabancılaştıran bir değişikseniz… Hişşş! Yerin kulağı var..

Gel zaman git zaman birinden hoşlandım. Eleman çok fena, İş koydum. Bir kafede simit-çay takılıyoruz. Muhabbete aldım bunu.

Gezi eylemleriydi gündemimiz.

-Seni bi yerden tanıyorum sanki, dedi.
-Eylemlerde karşılaşmışızdır, Gezi direnişinde falan, diye yanıtladım onu.
-Hangi taraftaydın? diye sorunca önce ufak bi şaşırdım.
-Devrimci tabi, dedim. Ya sen?

Tam aşık olmaya doğru emin adımlarla ilerliyordum ki terörle mücadele polisi olduğunu öğrendim. Hevesim kursağımda kaldı.

Bozuntuya vermeden:

-Şey.. Sendikanız var mı sizin?
-Gerek var mı?
-Olmaz olur mu, örgütlenmek, haklarınız için sokağa çıkıp eylem yapmak, çevik kuvvetle kedi fare oyunu oynamak sizin de hakkınız!
-(Gülümsedi) Sen ne değişik bişisin öyle?

Bi sorun vardı. Tavlama ve örgütleme işi aynı anda yürümüyordu. Bir yandan polis diye bindiriyorum, öte taraftan iltifat ediyorum hepten de tırsmasın garibim diye! Ortamı bi türlü ısıtamıyorum. Hep bi soğukluk, Ankara’nın kapkara trafik ışıkları, ayazı ve bürokrasisi kadar sert ve soğuk!

Sözcüklerim tükeniyor:

-N’olcak bu memleketin hali?

Kaşınıyordum.

Cevap veremedi. Kalkmak zorunda olduğunu söyledi.

Sonraki randevumuza simit tezgahıyla gittim. Bir de elimde “simit sat, onurlu yaşa” yazılı bir pankartla. Hikayemiz ya yatakta bitecekti, ya da karakolda.

İkisi de olmadı. Beni öyle görünce bastı gitti. Bi daha da çıkmadı telefonlarıma. Cevapsız çağrılarımın, mesajlarımın boynu bükük kaldı. Ne örgütleyebildim, ne de sevgili olabildim. Hem işimden, hem eşimden oldum. Zavallı ben!

İdeal kişiyi arama serüveninde envayi çeşit eleman çıktı karşıma. Kimisiyle ülkücü olup reyizcilik oynadım, kimisiyle Kemalist olup memleketi Amerikan mandalarından temizledim!

Bir Laz’la paso horon tepip, buğlamadan tatlıya boyna hamsi yiyip balıktan nefret ettiğimi, Temel fıkralarıyla mizaha küstüğümü, bir Kürt’le, her eylem, gösteri, anma, direniş, konser, şölen, toplantı sonrası ha bire halay çekerek ne ilişkiler tükettiğimi bilirim!

İdealimdeki elemanı bulamıyordum bir türlü. Umudumu kaybettiğim bir dönemde, nihayet “işte bu” diyeceğim, kafa dengi beyaz atlı penisim çıkmıştı karşıma.

Tanrım! Nihayet ütopyam gerçekleşiyordu.

Tarihlerden: 1 Mayıs 2014

İşçi bayramı gününde, eylemde tanıştık. Beraber direniyorduk, beraber mücadele ediyorduk. Belli ki beraber başka şeyler de yapacaktık…

Her şeyimiz şıp diye uyuyordu. Sistem karşıtıydık. Gara anarşiktik, gızıl gomünisttik. Sabahlara kadar sınıf mücadelesini, devrim şartlarını ve yöntemini, sol’un içinde bulunduğu dönemsel koşulları, tehlikeleri, eylem biçimlerini falan konuşuyorduk.

Fakat sorun bu kez daha büyüktü! Hiç normal konuşamıyorduk. Nerede olursak olalım, tam muhabbete başlayacağımız esnada;

-Telefonlarımızın bataryalarını çıkaralım yoldaş.
-Çok saçma! Biz kimiz ki bizi dinlesinler sevgilim?
-Olsun, ihtiyatlı olmakta yarar var yoldaşım. Su uyur, düşman uyumaz!
-Bizim düşmanız yok ki aşkım!
-Lafın gelişi heval. Ayrıca bana “yoldaş”, yada “heval” de, Zafer yoldaş.
-Peki aşkım yoldaş!!
-Yalnızca yoldaş..
-Yahu ben sevgilime niye yoldaş diyorum ki acaba?
-Devrimci ahlak bunu gerektirir yoldaşım!

Bu muhabbeti bile kısık sesle yapardık.

Sokaklarda ele ele tutuşup yürüyemiyor, hiç bir yerde sevgili görüntüsü vermiyorduk. Sıkılmaya başlamıştım:

-Hadi top oynayalım heval, diye seslendim ona.

Arkadaşlarımızı çağırıp çift kale maç yapıyoruz. Onlar Mao İdman Yurdu, biz Yurtsever bilmem ne gücü olduk. Tur atlarmışsak, Troçkistlerle sonra da Stalinistlerle oynayacakmışız. Tutturdu:

-Ben sağ kanatta oynamam yoldaş.
-Tamam. Oraya CHP’li hevalleri koyarız. Sen forvete geç o zaman heval.
-Sonuçta rakip kaleci de alın teriyle geçinen bir emekçi. İşçiye gol atmak bize yakışmaz!

Haydaaa!!…

Yatakta daha fenayız..

Altta kalamıyorsun, üste çıkamıyorsun. Hep bi ofsayt, hep bi ofsayt hareketler. Neymiş? Eşitlik ilkesine aykırıymış. Sevişmenin en güzel, en heyecanlı yerinde, durmadan öz eleştiri vermek zorunda kalıyorum.

Afaganlar bastı. Sağdan soldan bendenize gelmeye başladılar. Şalter attı.

-Yeteeeeeerrrrr, diye bastım çığlığı.. Ulan bitti bitti, bitti ilişkimiz.

Sonra üzüldüm kendime. Bir kere bile gözlerinin içine bakıp, taa içten, derinden bir “sevgilim”, “aşkım”, diyemedim ya şöyle.. Ne acı, ne acı! İçimde patladı resmen..

Yaşasın platonik aşkların onurlu mücadelesi!

Ama bende enayilik! Bana her şey müstahak!

Ahh! Ahhh! Derdim dünyalardan büyük a dostlar!

İki elimle bir.. bir kaç… tamam tamam, onca ilişkiyi doğrultamadım bir türlü.

Şimdi ben naaapiciiim?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir