Hay dilinize eşek arısı soka!

Gündelik hayatta sık kullandığımız bazı sözcüklerin yanlışlığını ve gerçek anlamını, bunlara maruz kalıp, gına geldikçe arada yazıyorum.

KIZ-ERKEK ARKADAŞ DEĞİL, SEVGİLİ.

Cinsiyetçiler, cinsiyetçilik yaptıklarının farkında olmadan sevgilileri ya da flört ettikleri insanlar için “Kız arkadaşım”, “Erkek arkadaşım” diye söz ederler onlardan başkalarına. Bir erkek, sevgilisinden “Kız arkadaşım” diye söz ediyor, onu bana öyle tanıtıyorsa, sevgilinin cinsiyetinin beni ilgilendirmediğini, kadınlardan mı, erkeklerden mi hoşlandığını vurgulamanın, kör gözüm parmağına sokarcasına altını çizerek, üstüne basa basa ifade etmenin aptalca olduğunu, istediği cinsiyetten hoşlanabileceğini, bunu topluma ifade etmek, hesap vermek zorunda olmadığını söylüyorum. Bunun yerine cinsiyet belirtmeyen “sevgilim”, “hoşlandığım kişi”, “aşkım” gibi tanımlar kullanılabilinir.

BAYAN DEĞİL, KADIN.

Kadının, erkek egemen toplumdaki cinsel ve hizmet metası konumunu yok etmek, kadını yaşamın her alanına erkekle birlikte eşitleyerek koymak için ona “bayan” demekten vazgeçmemiz gerekiyor. “Bay-an” derken, önce “bay” der, sonra da “an” arka eki getirerek bir sözcük oluşturuyoruz. Kadının yeri ve konumu sınıfsal, kültürel, dilsel olarak da erkeğin arkasında değildir. Kadına kadın demekten niye utanıyoruz ki? Ekmeğe ekmek demekten utanılır mı?

AĞABEY DEĞİL, ARKADAŞ

Gündelik hayatta kısaltarak kullandığımız “Ağabey” sözcüğü, feodal kültürün ahbaplık ilişkilerini yine tıpkı burjuva kültürü gibi hiyerarşik olarak tanımlayan bir sözcüktür.

Aristokrasinin kul kültüründen etkilenen, bu kültürün köle-efendi ilişkilerinden doğan ağabey (abi) sözcüyü feodalizmin ağalık, burjuvazinin beylik statülerini içerir. Ne kimse benim ağam ve beyim, ne de ben kimsenin ağası ve beyi değilim. Bana böyle hitap edilmesini, başkalarına da zor durumda kalmadığım sürece böyle hitap etmeyi sevmem. Bizlere boşuna bir isim konulmadı. O bizim etkileşim kurmak için en eşit kimliğimiz. Yaş, meslek, ekonomik güç fark etmeksizin, anne ve baba dahil herkese ismiyle hitap edebilisiniz. Bu küstahlık ya da saygısızlık değil. Eğer saygı dediğimiz şey korkuya dayanıyorsa o zaten doğru bir şey değil. Saygının temeli sevgi, eşitlik ve özgürlük olmalıdır.

KARDEŞ DEĞİL, DOST

“Kardeş” kelimesinin cılkı cıktı. Günümüzde artık ayrıştırıcı bir form aldı. Zıtlar toplumunun terminolojisi de karşıtıyla birlikte kendini ifade ediyor. Kardeş varsa kardeş olmayan, yani düşmanda var. Kendimize düşman yaratmaktan vazgeçelim. Gelin kardeş kavramı etrafında birleşmeyelim artık, bu, birleştirici değil, ayrıştırıcı bir terimdir günümüzde.

Kardeşin doğru tanımı aynı anne ve babadan olan çocuklar için kullanılandır. Bunu bir ulus, bir din, bir mezhebe uyarladığımızda o zaman ayrımcılık, bölücülük yapmış oluyoruz. Üstelik birlik ve beraberlik çoğu zaman kan bağıyla da tanımlanmaz. Kan bağı olmayan bazı insanlarla çoğu zaman daha iyi anlaşırız, aynı aile bireylerine nazaran. Dolayısıyla herkese “kardeş” demenin bir manası yok.

Ahbaplık kurduğunuz insanlara kardeş değil, arkadaş, dost gözüyle bakın. Kardeşin olduğu yerde “ağabey”de vardır çünkü. İster iş, ister ev, ister duygusal, isterse de cinsel bir ahbaplığınız olsun, hiç bir ilişkinizi köle-efendi boyutunda yaşamayın. Eşit olduğunuzu unutmayın. Onlara isimleriyle seslenin. Aile ilişkilerinde bile mümkünse isimle hitap edin birbirinize.

NE ZAMAN “ADAM” OLMAYIZ?

Adam sözcüğünün kökeni, dinsel olarak, İbrahim kökenli dinlerin ortak atası Adem’den gelir. Kendisi erkektir. Dolayısıyla “Ademoğulları” derken bir erkek topluluktan söz etmiş oluyoruz. Kadınları ve cinsel yönelimleri kapsamadığı için ayrımcı ve cinsiyetçi bir dil kullanmış oluyoruz.

Gündelik hayatta cümle içinde kullandığımız “Adam”ın, “İnsanoğlu”nun, “bayan”ın eril kelimeler olduğunu, “adamın dibi”, “adam akıllı”, “adam gibi” tanımlamaların erkeği övmek için kullanıldığını, “insanoğlu” derken insanlık yerine insan erkeğinden söz ettiğimizi, oysa bunların cinsiyetçilik olduğunu, erkekle kadın aklı arasında nörolojik bir fark olmadığını, erkeği yüceltmenin, erkekliği kutsamanın, erkeklikle övünmenin erkeğin cinsel organını kutsamaktan başka bir anlama gelmediğini, bunun da embesillik olduğunu, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyeti birbirinden ayırmamız gerektiğini anladığımızda bilinçli bir birey, “Kadınlar Günü”nün “Emekçi Kadınlar Günü” olduğunu, bu günde kadınlara gül verip, market reyonlarında indirime koşmak yerine, emek eksenli talepler etrafında toplanıp, sınıf bilinci kazandığımızda ise bilinçli bir toplum oluruz.

Vazgeçelim şu toplumsal cinsiyetten, şu maço-milliyetçi lügattan, ataerkil, patriyarkist, seksist-heteroseksist şu erkek egemen ayrımcı, sömürücü ekonomik düzen ve bu düzenin kültürü, ahlakı ve dilinden.

Cinsel  eksenli terminoloji ile devam edelim..

Orospu, Fahişe, Kaltak, Şıllık, Aşüfte.

Rentboy, Jigolo, Playboy, Hovarda, Çapkın.

İkinci seçenekteki sıfatlarda toplumca olumsuz bir değer yok.

Birincisinde beşine de olumsuz değer atfedilmiş.

Parayla ilişki yaşarız, “orospu”, deriz

Bir arkadaşımızdan cinsel açıdan istediğimizi alamayınca adını orospuya çıkarırız.

Aşık olup karşılık bulamayınca “yüce” ve “kutsal” sevgimize; “başkasına vurgundu orospu” deriz. Tabi bunun aşık olmakla değil, saplantıyla ilgisi var. Diğerlerinin de kadını seks objesi ve üreme ve hizmet aracı olarak görmekle.

Birinden hoşlanmadığımız da, bize olumsuz gelen bir şey yaptığında en çok kullandığımız küfrü joker niyetine devreye sokarız: orospu çocuğu.

Yani yaşama cinsel merkezli yaklaşan, algoritması cinsel organlardan başlayan erkek egemen jargonda kadın ne yapsa yaranamaz.

Cinsiyetleri sevmem, cinsiyetçiliği ilkel bulurum, yine de toplumsal cinsiyette bir erkek olarak, üretimden yöneticiliğe, bilimden siyasete, sanattan edebiyata kadar kadını dışlayan, eve ya da geneleve hapseden ve iktidarı onunla paylaşmak istemeyen geleneksel erkeğin, bu saltanatın ve sömürünün dilini, kelimelerini, kavramlarını, jargonunu, cinsiyetçi, ataerkil, ayrıştırıcı, ötekileştirici, nefretçi terminolojisini yaratmışken, kadının nasıl olur da buna itiraz etmeyip, onun bir parçası olduğunu, anlamak, daha doğrusu kabullenmek istemiyorum.

Binlerce yıldır birincil derecede psikolojik ve fiziksel şiddet, saldırı, baskı, yoksayma, inkar, asimilasyon, yozlaştırma, objeleştirme, köleleştirme tehdidi altında olan kadının buna kendi içinde devrimci-devinimci cevap arama ve klasik feminist çözümlemelerin peşini bırakma zamanı gelmedi mi?

Zafer Kılıç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir