Tavuk–Yumurta Paradoksu

Vur patlasın, çal oynasın. Mutasyon, seleksiyon, adaptasyon, varyasyon.. Saz, caz, cümbüş, raks, ara nağme, ara form, birikimli seçilim, genetik sürüklenme tekmili birden evrim varyetesinde.. Hafifmeşrep bonobolar, külhanbeyi şempanzeler, seksi t-rex rakkasiyeler; Mösyo Darwin’le kankası Harun haşmetmeabları yapay seleksiyon ürünü it Mürşid’in meyhanesinde. Bayanlar baylar; bir “Tersine Evrim” müzikalini sunmaktan şeref duyarım. Anlatacaklarım sizin hikayenizdir. Bismillahirahmanirahim, başlıyor tersine evrim..

N’aber okur? Karnın aç mı? Tavuk sever misin? Tavuk mu daha özgür, sen mi? Biraz kafanı ütülicem müsaadenle.

Tavuklar özgürleşmeden toplumlar ve doğa özgürleşemez. Ama diyalektiğin özgürlük kavramı da şuan için, yani sınıflı toplum için sınırlı bir kavram.

Bunun için evvela özgürlük kavramını tartışmaya açıp yeniden şekillendirmemiz gerekecek. Bu da şuan çok mümkün görünmüyor, zira, bizi sınıfsız toplumda neyin beklediğini pratikte deneyimleyemedik henüz.

Bu yüzden teorik bir analizden öte bir şey değil benim yaptığım. Yine de sen satırları okumaya devam et bence. Sana, kendiyle çelişmeyen, pardon, tutarsız olmayan harikulade bir teori ortaya koyabilirim.

Ama ben şüpheci ve gerçekçi durmak zorundayım, zira, toplumunun sorunlarından, konjonktürel gerçeklerden bağımsız yaşayan, karnı tok, sırtı pek bir masa başı analizcisi, burjuva toplum mühendisi, göbeğini kaşıyan bir teorisyen (!!) değilim.

Geçenlerde sentetik et üretildiğine dair bir haber okumuştum. Bu yolla gelecekte hayvanların özgürlüğünü teslim edebiliriz kendilerine. Teknolojiyi, üretim araçlarını bu ve benzeri yönlerden geliştirebiliriz. Öbür türlüsü de bir çözüm değil çünkü: üretim araçlarının ileriye değil geriye doğru evrimi sonucu, doğaya, ilkel şartlara dönen insan, tavuk yemekten vazgeçecek mi ki? Hayır, sadece çiftliklerden kurtulacak kümeslere dönecek hayvanlar. Bu somut bir çözüm değil.

Sosyalist bilimci Stephen Jay Gould Kesintili Denge teorisini ileri sürdüğünden beridir, hem Darwin’i Tedrici Evrim hatasından kurtardı hem de bilime büyük katkı sağladı. Fakat daha sonra bununla birlikte evrimin ilerleme anlamına gelmeyeceğini söylemişti. Bu fikre biraz Sosyal Darwinistlerin faşist uygulamalarından hareketle varmış, onların önünü tıkamak istemişti. Ben ve diyalektik görüş aslında evrimin mekanik bir determenizmle ilerlediğini düşünmüyoruz zaten. Birikimli, duraklamalı, sıçramalı bir organik-inorganik evrim tarihi var karşımızda. Fakat, bu daha çok genetik ve atomik durumlar için geçerli.

Oysa insana geldiğimizde bir dizi farklılıklar görüyoruz. İnsanın kültür yaratma süreci, doğaya, doğa yasalarına müdahale etme durumunu ortaya çıkarıyor. Karşıtların diyalektik ilişkisi, tarihi kimi zaman ilerletiyor kimi zaman geriletiyor. Ama çevre, genlerden bağımsız olmadığı için totalde biyolojik ilerlemeyle paralel bir durum söz konusu ve kültür de bu ilerlemeden nasibini alıyor. Bu yüzden bir geriye, ilkele dönme şansımız yok.

Hayır, aslında döneriz, ama bu, modern insanın bilinç seviyesiyle bir çelişki, ciddi bir kompliman oluşturacak. Kendi adıma konuşmam gerekirse, doğrusu, ben elektriksiz, bilgisayarsız, ilkel bir sistemde yaşamak istemiyorum.

Aynı zamanda gökdelenlerin, sanayi artıklarının, gürültü ve görüntü kirliğinin, trafik yoğunluğunun, egzoz kokularının, betonların içinde de yaşamak istemiyorum.

Bunun sentezi doğayla uyumlu bir teknolojik sistem olmalı. Merkezi, hiyerarşik, dikey bir üretim-yönetim sistemi değil, bireyin kendi kendine yettiği, kendi kendini yönetebildiği, üretim fazlasına ihtiyaç duyulmadığı için sınai ve sanayi üterim araçlarına da gerek duyulmayan ekolojik bir yaşam.

Ah cancağazım! Sentetik et bir yabancılaşma değildir ki. Et yemediği için ölen insan gördün mü sen? Eğer ilkellik adına bilimleri tamamen yadsıyacaksak, o zaman b12 vitamin eksikliğinin insanları hastalığa sevk ettiği bilgisini de yadsımak gerekiyor. Hem ilkel halimizden de ilkele dönelim o zaman derim ben? Geri kalan ömrümü bir bakteri gibi yaşamaya niyetim yok. Bunun bir sonu var mıdır? İnsanın doğaya dönmesini hayvanlarla olan ilkel ilişkisine indirgiyorsak ciddi bir sorun var karşımızda. İnsan bütün tarihi boyunca hayvan mı yedi? Öncesi?

Mesele geçmişe geri dönmek değil ileri gitmektir. İlkel kabile komünizmine geri dönmek değil, geleceğin sınıfsız topluluğuna ilerlemektir. Yadsımanın yadsınması bugün bizi insan gelişiminin başlangıç noktasına geri götürüyor, ama sadece görünüşte. Geleceğin sınıfsız toplumu kendisini geçmişin tüm olağanüstü keşiflerine dayandıracak ve bunları insanlığın hizmetine koşacaktır. Hegel’in dilini kullanırsak, “özel olanın zenginliğiyle doldurulmuş evrensellik”tir söz konusu olan.

“Bir adam tekrar bir çocuk haline gelemez, aksi takdirde çocuksulaşır” diye yazar ve ekler Marx: “Peki, çocuğun naifliğinde hoş bir şeyler bulmaz ve onun gerçekliğini daha üst bir düzeyde yeniden üretmeye gayret etmez mi? Her çağın gerçek karakteri çocuğun tabiatında hayat bulmaz mı? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, asla geri dönülemeyecek bir aşama olarak onun en güzel serpilip gelişme dönemi, neden ölümsüz bir cazibeye sahip olmasın? Huysuz çocuklar ve erken gelişmiş çocuklar vardır. Eski halkların birçoğu bu kategoriye girer. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi cezbetmesi, bu sanatın üzerinde şekillendiği gelişmemiş toplum aşamasıyla çelişki oluşturmaz. Tersine onun sonucudur ve yine tersine, bu sanatın içinden çıktığı –ve ancak onun içinden çıkabileceği– olgunlaşmamış toplumsal koşullara asla geri dönülemeyeceği gerçeğine çözülmez bir biçimde sımsıkı bağlıdır.”

Uzun zaman önce Karl Marx, kent ve kır arasındaki aşırı bölünmenin zararlı sonuçlarına işaret etmişti. Mesele, mitolojik bir geçmişte aslında varolmayan bir kırsal cennetin sözümona büyüsüne geri dönerek günümüzün çirkinliğinden kaçmayı hayal eden bazı çevrecilerin ütopik bir temelde savundukları “doğaya geri dönme” meselesi değildir. Geriye dönüş diye bir şey yoktur. Sorun teknolojiyi reddetme sorunu değil, özel çıkar amacıyla teknolojinin kötüye kullanılmasına, çevreyi mahvedip yeryüzü cennetinin var edilmesi gereken yerde bir cehennem yaratmasına karşı mücadele etme sorunudur. 20. yüzyılın son on yılında insanlığın karşısına dikilen temel görev budur.

Amazon’da hâlâ taş devri koşullarında yaşayan kabilelerin hayatını anlatan belgeselleri izleyen herkes, bu insanların doğallığından ve kendiliğindenliğinden etkilenmemezlik edemez. Bu doğallık, kapitalizmin hayat keşmekeşi onu bizden çekip almadan önce çocukluğumuzda yaşadıklarımızı anımsatır. Matta’nın İncil’inde İsa şunu der: “Dönüşmediğiniz, küçük bir çocuk gibi olmadığınız sürece, cennet krallığına girmeyeceksiniz.” (18:3) Yetişme sürecinde, asla tekrar sahip olamayacağımız önemli bir şeyi yitiririz. Saflığın yitip gidişidir bu ve Tekvin kitabında insanın bilgiye ulaşmasıyla özdeşleştirilir. Modern toplum ilkel kabile komünizmine, yetişkin bir insanın tekrar bir çocuk haline gelebilmesinden daha fazla geri dönemez.

Marks, 1944 yılında “Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür.” demişti el yazmalarında. Bence bunu doğru okumakta fayda var okurcan..

Sahi, tavuk mu yumurtadan peydahlar, yumurta mı tavuktan? Tavuk civcive döndüğünde biz de çocukluğumuza, toplum da ilkel komünal çağa geri döner. Oysa bu sadece benim üzerinde çalıştığım Tersine Evrim isimli müzikal projemde olur. Fakat komşusu  maymunken evrim geçiren bizden değildir.

Zafer Kılıç

Tavuk–Yumurta Paradoksu 2

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?

Geçtiğimiz günlerde Tavuk Hakları Derneği tarafından gözlemci olarak bir deneye gönderildim. Deneyi gözlemlerken bi ara beni tavuk kılığına sokup kıçıma da bi yumurta tutuşturdular. Neymiş, kobay olcakmışım. İmkanı yok alamam, deyince, eldivenli bir herif kolunu uzattığı gibi film koptu.. Kendime geldiğimde koca bi yarıkla karşılaştım.
Sordum “bu ne?” -Kara delik, dediler. -Ne işe yarar?
-Zaman yolculuğu yapcağz ordan. -Eee yani?
-Zaman makinasını geçirip, ışık hızına ulaşmaya çalışcağız.
-Eee yani yani?
-Işık hızına ulaşınca yumurtadan omlet çıkarmayı hedefliyoruz. -Ohhhaa! çüşşş… demeye kalmadan kendimi 11.boyutta buldum. Öyle bir bağırmışım ki, Allah sizi inandırsın, Hector bile dayanamadı çığlıklarıma. Ben, dedim, bilimci değil, felsefeciyim. Işık hızında omlet yapamam ama götümden paradokslar çözebilirim pekala.

Esasen yumurta ve tavuk bir metafordur. Yumurta birçok inanca göre ruhu temsil eder. Bu inanca göre ruh yumurtaysa eğer, tavuk da tanrıdır! Ruh ile insanı özdeşleştirirsek soru “Tanrı mı insanı yarattı, insan mı tanrıyı?” şeklini alır.
İşte tavuk ve yumurta ikilisiyle insanlığın yüzyıllardır üstünü örttüğü düşüncenin altında yatan aslında tanrının varlığını sorgulamaktır. Süregelen devinimsel ve dairesel kökenli olgularla ilgili paradoksal algoritmik döngü Tavuk-Yumurta metaforunda zirve yapar. Tavuk yumurtadan çıksaydı eğer, metafiziksel bir oluşumdan söz edebilirdik. Oysa yumurtadan çıkan tavuk değil, civcivdir. Horozun konumuzla ilgisi yok. Teşekkürler.

Zafer Kılıç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir