Röportajlar

  • IMC TV 

7 ‘de Sanat ekibiyle söyleşi

  • Dipnot Tablet 

Komik, Psikotravmatik ve Kaotik Bir Kitap Söyleşisi. Nagihan Girit, Dipnot Tablet için +40 derece Edepsiz Sayıklamalar kitabının yazarı Zafer Kılıç ile konuştu.

Hazırlayan: NAGİHAN GİRİT

Var olan toplumu sorgulamanın, eleştirmenin binbir çeşit hali var. Bir örneği de Zafer Kılıç’ın yeni çıkan kitabı. İlk deneyimi olan +40 Derece Edepsiz Sayıklamalar, klasik edebi yöntemler dışında yazılmış özgün bir kitap. Kitap Kılıç’a göre kalıpları olan toplumla hesaplaşmak ve toplumu değiştirmek hedefinde olduğu için de iddialı. +40 Derece Edepsiz Sayıklamalar, dört bölümden oluşuyor, içerisine 97 şiir ve aforizma barındırıyor. Zafer Kılıç ile Dipnot Tablet’in Yaz Bitmeden Gel başlıklı 227. sayısı için konuştuk.

Sizi bu kitabı yazmaya iten ne oldu?

Çelişki içindeydim. Aileden devlete, ahlaktan sanata sistemin kurumları ve değerleriyle sorunlarım vardı. Toplumun ekonomik ve kültürel eylemleri, üzerimde ters etkiler yaratıyordu çocukluktan beri. Bu da duygularımı galeyana getiriyordu. Önceleri ona eklemlenme ve itibarlaşma çabası, yerini çatışmaya ve yabancılaşmaya bıraktı bir süre sonra. Düzenle alıp veremediğim çok şey oluştu zamanla. Etrafta bunları konuşacak pek kimseler yoktu. Kendimle konuşmak güzeldi, devindiriyordu beni ama bir zaman sonra sıkıldım kendimden. Etrafıma dönmedim, dönemezdim. Çevrem genişti fakat ezberlerini bozduğum için beni patolojik bir vaka olarak görüyorlardı. Sadece halkın kendisi değil, onun tıp bilimi de. Daraldım, küçüldüm, içe döndüm, yalıtıldım toplumdan. Sonra oturup yazdım. Bazen ayakta da yazdım! (Gülüyor) Bir terapi gibi geliyordu, bu nevrotik buhranda. Biçimsel olarak uzaklaştığım toplumun gerçeklerini çıkardım ortaya. Ben yüzleştim, şimdi sıra toplumdaydı. O gerçekler acı. Kaç kişi alıp okuyup yüzleşecek bilemiyorum. Edebiyat burada devreye giriyor. Edebi yöntemim, kullandığım teknik,  kitabı okumayı sevdiriyor ve yüzleşmeyi kolaylaştırıyor.

Yazım sürecinden bahseder misiniz? Bir hazırlık gerekti mi, sonrasında kitap nasıl şekillendi?

Kitapta bulunan 97 şiir ve aforizmanın tamamı beş yılda yazıldı. Ama yazım öncesinde neredeyse her biri için onlarca sayfa alt metin çalışması yaptım. Genel geçer bir değere ulaşmak, hem de rasyonal ve ampirik olmak için bunu yapmam kaçınılmazdı. Kendi şüpheci, kuşkucu, sorgulayıcı aklıma anlatamadığım, açıklayamadığım hiçbir olay ve olguyu başkasına ahkam kesip satamazdım. Deneme ve yanılma süreciyle, tez-antitez yöntemiyle ortaya çıktı kitap. Yıllandıkça olgunlaştığını gördüğümde artık onları içte tutamazdım. Patlama anı geldi ve hepsini kustum.

“Kitapta şiir var şiir kitabı değil, aforizma var aforizma kitabı değil” deniyor. Nasıl bir kitap bu?

Onu ben de anlamadım (gülüyor). Herhalde bu denli kalıpları olan bir dünyada, ona karşı bir şeyler söyleme ve onu değiştirme iddiasında olan bir yazarın, kalıplarla, klasik edebi yöntemlerle bunu yapması kadar saçma bir şey olamazdı. Diyalektik bir biçemle yazmaya çalışıyorum. O formülü burada vermeyeceğim.

Buna epik diyebilirsiniz, lirik diyebilirsiniz, dramatik diyebilirsiniz. Kişiye göre değişecektir, biz onu tartışıp somutlaştıramadığımız sürece. Ama tek başına hiçbiri olmadığını biliyorum. Belki de yeni bir akım olacaktır. Feyz alan genç yazarlar bunu takip edecektir falan.

Bu kitabın derdi toplumla mı?

Evet. Teorisyenler, sermayedarlar veya halk, bir bütün olarak toplumla. Toplumun yarattığı ve beslediği ekonomik ve kültürel edinimlerle, normlarla. Sınıfsal bir perspektif de var tabi. Siyasal, felsefi, psikolojik ve ekonomik temelde konformizme karşı bir manifesto.

Sadece ‘komik’ ve ‘erotik’ bile alıcısı olan kavramlar. Ancak tür ya da içerik itibarı ile de farklı bir kitap. Ya herkese ulaşamazsam kaygısı var mı?

Herkese ulaşmak imkânsız. Öyle bir iletişim aracı henüz yok. Olsa da, onu finanse edenler maniple edeceklerdir kendi çıkarları doğrultusunda. Bir hedef kitlemiz var; kitap okumayı sevenler. Onlara ulaşabilirsek şanslıyız, diyeceğiz. Elli bin kişiyi bile devindirebiliyorsanız, biçimsel ve görsel dünyada ne mutlu yazının ve öznelliğin gücüne. Ne mutlu böyle hakiki sorular sorup, kitabı okura ulaştıracak olan sizlere.

Kimi, isim yapmak için kitap yazar, kimi de sadece yazar ve ulaşması gereken noktalara kendiliğinden bir şekilde ulaşır. Sizdeki amaç ne?

İkincisi. Öyle her yıl kitap çıkaracak ‘potansiyelde’ biri değilim. Beş yılda ürettiklerimin, bu kadar kısa sürede kolayca tüketilecek şeyler olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsaydı toplum değişime hazır olurdu, bende bu çatışmaları, parodoksları yaşamazdım. Hatta bu kitap bile ortaya çıkmazdı. Keşke olsaydı. Ama gerçekler başka. Kitap eğer “iyi”yse kendini bir şekilde görünür kılar. Basılı yayın piyasasında yeni ve de klasik edebi yöntemin karşısında duran yazarların tek gücü budur. Çevre, ekonomik güç vs. yok. Bu durum da benim size ulaşıp kitabı tanıtmam gerekirken, siz iletişimde bulunup röportaj talep ediyorsanız, söylemek için erken ama başlangıçta da olsa, kitabın bir etkileşim yarattığına bağlayabiliriz belki de. Bilemiyorum. Ben de merak ediyorum. Bakalım ne olcak?

İkinci kitap da hazırlık sürecinde sanırım, ne bekliyor okuyucuyu?

Yine biraz klasik kalıpların dışında, bir öykü kitabı olacak gibi. Sözünü ettiğim yüzleşme ve devindirme sürecinde yalnızca şiir ve aforizmalar çıkmadı. Öyküler, kısa oyunlar, diyaloglar da çıktı ve yüzlerce makale. Fakat bunların kitaplaşması +40 Derece Edepsiz Sayıklamalar’ın istikbaline bağlı. Yazarak hayatımı kazanmayı başarabilirsem, “ekonomik özgürlüğümü” elimde tuttuğum sürece basılı edebiyat dünyasında var olmaya devam..

Bu söyleşi Dipnot Tablet Dergisinin 227.Sayısında yayımlanmıştır.

#roportaj #edepsizsayıklamalar #zaferkılıç #kitap #dipnottablet #yazbitmedengel #şiir #aforizma #edebiyat #deneme #söyleşi

  • Kaos GL 

Haber: Yıldız Tar

Alışıldık kalıpların yüceltildiği edebiyat atmosferinde, yerin altından yeni ve kışkırtıcı bir ses yükseliyor.

Toplumda idealize edilene sıra dışı bir dille savaş açan, bazen mizahi, sıklıkla kışkırtıcı bir üslupla aşk, cinsellik ve vicdanı anlatan Zafer Kılıç’ın ilk kitabı “+40Derece Edepsiz Sayıklamalar” LGBTİ Onur Haftası’nın başladığı gün, 22 Haziran’da raflara çıkıyor.

Az ve öz sözle kışkırtmayı ve baştan çıkarmayı hedefleyen, kendi deyimiyle “süzme piç, laf ebesi dallama” Zafer Kılıç ile kitabı henüz yayınlanmadan söyleştik. İlk kez KaosGL.org’a konuşan Kılıç; aşk, cinsellik, kimlikler, politika ve yer yer eşcinsel alt kültürü üzerine kitabını aratmayacak bir sertlikte fikirlerini paylaştı.

Zafer ile sessiz bir yer bulma maceramız Galata’da bir çay ocağında sonlandı. Zafer’e bir çay, bana bir limonata söylendi, ses kaydı başladı ve ortaya işte bu söyleşi çıktı:

Durup dururken nerden çıktı bu kitap?

Deneysel tarzda yazılmış bir şiir ve aforizma kitabı. Beş yıllık bir arka planı var. Beş yıl boyunca benim kendimi hayattan soyutlamam, modern kültürle olan çelişkilerim, modernizmin ve kapitalizmin küresel ahlakıyla didişmelerimin sonucunda peyderpey yazıldı. Birikmiş ve konjonktür gereği patlama ihtiyacı duymuş ve bu şekilde ortaya çıkmış bir şey.

Beş yıl bekleme süreci bir yandan da pişmesi için gerekliydi. Şiir ve aforizmaların birçoğu sosyal medyada beğeniye sunuldu. Kendi içinde bir deneme yanılma sürecine girdi ve o şekilde ortaya çıktı.

Bu kitapla ilgili kritik kelime sanırım; deneysel. Bizde yayıncılık pek deney kaldıran bir alan değil. Bir risk aldığını düşünüyor musun?

Ticari boyutunda değilseniz ve bir duyarlılığınız varsa bu bir risk değil. Kâr marjıyla bakmıyorsunuz, ticari bir beklentiniz yok. Sonuçta bir yaratım süreci ve eğer deney yoksa o yaratılış pasif kalır. Az önce bahsettiğim patlama anı ortaya çıkmaz.

Kapitalizmin küresel ahlakı dedin ya, ne derdin var ahlakla?

Ahlakın kendisi güzel olabilir ama kapitalist ahlak güzel bir şey değil.

Neden?

Çünkü yozlaşmış bir ahlak. Türcü, ırkçı ve cinsiyetçi bir ahlak. Bu saydıklarımın hepsi beni rahatsız ediyor. Kategorilerin hiçbirine kendimi dahil edemiyorum ve ister istemez onlarla bir çatışma halinde oluyorum. Yazma ve patlama anı biraz da bu halden kurtulma gibi. Yazmasaydım herhalde intihar ederdim, diyorum. O bir dışavurumdu çünkü seni anlayacak insanlar yok çevrende. Herkes mekanik ilişkileniyor. “Merhaba, nasılsın” diyor ama içten bir şekilde sormuyor. Gerçekten nasıl olduğunla ilgilenmiyor. Orayla ilgili değil, başka şeylerle ilgili. Dolayısıyla iyice içe kapanıyorsun. Bu sefer nevrotik süreçler başlıyor. Sadece kendinle ya da toplumla hesaplaşma süreci değil. Aynı zamanda onu anlama süreci de. Bunu başaramasaydım, kitap çıkmayacaktı ortaya. Sorun var evet ama bir de bunu anlama kısmı olmalı. Bu noktada diyalektik düşünüş ve kuantum düşünüş tarz ve yöntemleri yardımcı oldu. Eğer onu keşfetmeseydim bu çelişkileri asla aşamazdım.

Kitabı incelediğimde birçok insanı olumlu anlamda irrite edecek, cesur denebilecek şeyler yazdığını fark ettim. Bir yandan bir yerlere göndermeler var sanki değil mi?

Şiirlerin tamamında bir yerlere göndermeler var. Bundan da rahatsız değilim. Hatta bazı yerlere otosansür uyguladım. Gerçi seçimlerden sonra şimdi pişman da oldum otosansüre ama…

Hedef gösterilmekten çekinerek bir sanatçı otosansür uyguluyor ancak Elazığ’da bir kız çocuğuna tüm köy tecavüz ediyor. Herkes bunu biliyor, kimse üzerine konuşmuyor. Bu durum hedef gösterilmiyor. Toplumsal ahlakın böyle işlediği bir yerde derdini nasıl anlatabilirsin?

“Çiftleşmiş Milletler” diye bir şiir var kitapta. Orada tam da bu meseleleri anlatmaya çalıştığım. Erkek egemen, şiddete dayalı ve üreme merkezli cinsellik anlayışından kurtularak bunu yapabiliriz.

Erkeğin normalleşmesi feminenleşmekten geçiyor. Kapitalizmin yarattığı kadın anlayışından, fiziksel yapıdan ve o davranış tarzından bahsetmiyorum. Cinsiyetler arası bir hal vardır. İnsanın cinsiyet olmazdan önceki insan olma haline dönmemiz gerekiyor. Oraya dönebilirsek üreme merkezli cinsellik anlayışından kurtulmuş oluruz.

Cinselliği belli bir kimliğe, kategoriye, cinsiyete indirgemeyelim. Cinsellik yaşamsal olarak bir araç. Bunu olabildiğince özgür yaşamamız gerekiyor.

Cinsellikle ilgili tek cümle ne der Zafer Kılıç?

Tek cümleyle zor olur ama…

İki olsun o zaman, maksat ayağın alışsın…

Benim için cinsellik canlılar için yaşamsal bir haz aracı. Üreme merkezin tam karşısında bir düşünce bu. Cinselliği üremek için kullanmıyorum. Bir haz aracı olarak kullanıyorum. Cinsellik aynı zamanda çok güçlü bir iletişim aracı. Biz toplum olarak göz göze gelemiyoruz, maço bir toplum olduğumuz için genel olarak başkasının gözüne bakmaktan, fiziksel ve manevî temas kurmaktan kaçınıyoruz. Bu da misyoner pozisyonuna kadar gidiyor.

Peki aşka gelirsek, genel ahlak anlayışı cinsellik ve aşk arasına bir ayrım koyuyor. Sence cinsellik ve aşk birbirinden ayrı şeyler mi?

Birbirinden ayrıştırmak sıkıntılı olur. Bağımsız olabildikleri hal de var, birlikte olduğu haller de var. İkisini de kutsamak ya da lanetlemek yerine anı yaşamak ve olduğu gibi ele almak gerekiyor. Biraz hedonist kalıyorum ben sanırım. Biriyle birlikte olmak için aşkı şart değil. Aşk el yordamıyla aranarak bulunacak bir şey değil ki. Olasılıklar evreninde her şey olasıdır. Fiziksel dünyayla temas ettiğimizde ise o olasılıklar çok aza iner. Ortaya her zaman bulunmayan ama tadından da yenmeyen şeyler çıkar. Onlardan bir tanesi de aşk. Hedonistim ama meseleye biraz da bilimsel yaklaşıyorum. Sadece itkilere hapsolup kalmak sosyal canlılar için mümkün değil.

Cinsellik üzerine düşünen, eyleyen insanlara kapitalizm karşıtları tarafından gelen bir eleştiri var. Tüketim kültürüne hapsolma, aşkı ve cinselliği metalaştırma eleştirisi. Tüketim kültürüne hapsolmak kötü bir şey mi?

Kötü bir şey. Mesela gey kültürü böyle bir şey. ABD’de de böyle oldu, Türkiye’de de olabilir. Gey barlar, gettolar… O bara giriyorsun kadın arkadaşını almıyorlar, bu bara gidiyorsun Türk–Arap diye barı ikiye bölüyorlar. Çok saçma. Kimlikleri bu denli önemsememek ve bölmemek lazım. Ben bütün insanların cinselliği kategorize etmeden beraber yaşamalarından yanayım. Eşcinselsin, biseksüelsin, heteroseksüelsin demek bizi bölüyor, kutuplaştırıyor. 1970’lerden sonra ne olduysa birden kapitalizm eşcinselliği keşfetmeye başladı. Keşfetme nedeni tüketim nesnesi olarak görmesiydi. 1970’lere kadar hastalık olarak bakılan bir şey, tüketim nesnesi olmakla değişti. Cadı avları yapıldı, burjuva bilim hastalık dedi. Ne oldu da birden kapitalizm bunu keşfetti? Daha önceden eşcinselliğin hastalık olmadığını bilmiyor muydu? Biliyordu tabi ki. Ama henüz bir gey bilinci yaratılmamıştı ve ona yönelecek bir piyasa yoktu.

Küreselleşmiş kapitalist bir dünyada her şey öyle değil mi? Şu çay ocağında otururken bile çarkın bir parçası olmuyor muyuz?

Modern toplumlarda böyle ama modern olmayan toplumlarda değil. O yüzden bütün dünya böyle diye bakmamak lazım. Tüketim kültürünü modernizm yaratıyor. Ama nihayetinde dediğin gibi modern kültürde yaşıyoruz ve onun bir parçasıyız. Nasıl düzelir sorusunun karşılığı ise bence aşamalı devrim denilen hadise. Peyderpey sosyal demokrasi, radikal demokrasi ve sınıfsız kültür… Bu sürecin yüzyıllar boyu devam edeceği fikrindeyim. Sol bu konuda hala ikiye bölünmüş durumda.

Türkiye’de senin bahsettiğin anlamda bir gey kültürü var mı hakikaten? Gezi’den sonra ana akım medyada popüler gey imajları görmeye başladık. Bu durum iyi bir şey mi yoksa tehlikeleri var mı?

Doğru kanalize edilirse iyi bir şey. Sırtını çevirmiş penguen medyası, terörize ve marjinalize eden bir medya var. Yeni yeni yüzünü dönüyor. Kürtler meselesinde de böyle oldu şimdi LGBT’ler için de oluyor. Gerçi ben LGBT demeyi de sevmiyorum. Bence liberal bir kavram. Eşcinselin erkek ve kadın olanı için ayrı tanımlama çabamız var. Bu kadar çok kategorinin olduğu bir yerde birbirimizi anlayamayacağımızı düşünüyorum. Bunun yerine EBT denilebilir.

Ne fark etti bir harf azaltmaktan başka?

En azından cinsiyet vurgusunu ortadan kaldırmış oluyorsun ve cinsiyetçiliği ortadan kaldırıyorsun. İnsanlığın en büyük sorunlarından birisi bana kalırsa cinsiyetçiliktir.

Perşembe, 18 Haziran 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir